ERKAN MUMCU, ARINÇ VE TAYFASINA MEYDAN OKUYOR; SİZ HEPİNİZ, BİR ERKAN TEK!

Abone Ol

Bazen tarih, kapattığımızı sandığımız defterleri yeniden açar. Hem de hiç beklemediğimiz bir zamanda…

Bir röportaj çıkar ortaya. Yedi yıl önce söylenmiş sözler yeniden dolaşıma girer. Birileri cevap verir. Bir başkası öfkelenir. Eski dostluklar, eski hesaplar, yıllardır üzeri örtülmüş kırgınlıklar bir anda gün yüzüne çıkar.

Ve siz bir süre sonra şunu fark edersiniz: Mesele aslında yedi yıl önce yapılmış bir röportaj değildir. Hatta mesele Erkan Mumcu da değildir. Mesele, Türkiye'nin son yirmi beş yıllık siyasi tarihinin bize anlatıldığı kadar basit olup olmadığıdır. Son günlerde X'te Erkan Mumcu ile başlayan, Şamil Tayyar'ın açıklamalarıyla büyüyen ve Bülent Arınç'a kadar uzanan tartışmaları bu nedenle dikkatle izliyorum.

Ve açık söyleyeyim: Ben Erkan Mumcu'nun anlattıklarını önemsiyorum.

Çünkü Mumcu, bugün ortaya çıkıp geçmiş hakkında konuşan sıradan bir eski siyasetçi değil. O, o odaların içerisindeydi. O isimleri tanıyordu. O kararların nasıl alındığını gördü. AK Parti'nin kuruluş dönemini de biliyor, ANAP'ı da biliyor, devlet mekanizmasını da biliyor.

Daha önemlisi…

Bugün Recep Tayyip Erdoğan'ı savunmak gibi siyasi bir mecburiyeti de yok. Zaten hikâyeyi ilginç yapan tam olarak bu.

367 sadece bir hukuk krizi miydi?

Türkiye'ye yıllardır 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden bir hikâye anlatıldı. Abdullah Gül Cumhurbaşkanı adayı oldu. CHP karşı çıktı. “367” tartışması başladı. Anayasa Mahkemesi devreye girdi. 27 Nisan bildirisi yayımlandı. Türkiye seçime gitti.

Doğru. Bunların hepsi yaşandı. Ama acaba hikâyenin tamamı gerçekten bundan mı ibaretti?

Erkan Mumcu'nun yıllar sonra anlattıkları bize başka bir pencere açıyor. Ve o pencereden baktığımda benim gördüğüm soru şu: 2007'de yaşanan mücadele yalnızca AK Parti ile dönemin vesayet odakları arasında mıydı, yoksa AK Parti'nin kendi içerisinde de Erdoğan'ın siyasi geleceğine ilişkin sessiz bir güç mücadelesi yaşanıyor muydu?

İşte asıl tartışılması gereken budur. Abdullah Gül… Bülent Arınç… Hüseyin Çelik… Ve partinin kuruluş döneminde etkili olmuş bazı başka isimler…

Bugünden geriye baktığımda, bu isimlerin Recep Tayyip Erdoğan ile aynı siyasi çatı altında bulunmalarının her zaman aynı siyasi istikamete baktıkları anlamına gelmediğini düşünüyorum. Bunu bir mahkeme hükmü olarak söylemiyorum. Bir siyasi okuma olarak söylüyorum. Çünkü siyasette bazen en büyük mücadeleler karşılıklı sıralarda oturanlar arasında değil, aynı sırada oturanlar arasında yaşanır.

Bahçeli'nin hamlesini de unutmayalım

Burada tarihe bir hakkı teslim etmek gerekiyor. 2007'deki ilk 367 krizinde MHP Meclis'te değildi. Ancak 22 Temmuz seçimlerinden sonra Devlet Bahçeli'nin aldığı tavır, aynı krizin ikinci kez yaşanmasının önünü kesti. MHP Meclis'e girdi. Cumhurbaşkanlığı seçiminin önündeki 367 kilidi fiilen ortadan kalktı. Ve Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi.

Bugünden bakıldığında küçük görülebilir. Ama değildi. Bahçeli farklı bir tavır alsaydı Türkiye'nin çok daha uzun ve çok daha ağır bir Cumhurbaşkanlığı krizine sürüklenmesi mümkündü. Tarih bazen insanların ne söylediğinden çok, kritik anda nerede durduğunu kaydeder. Bahçeli'nin o gün nerede durduğu bellidir.

Erkan Mumcu neden önemli?

Erkan Mumcu'yu bugün ilginç yapan başka bir mesele daha var. Mumcu Erdoğan'ın adamı değil. Hatta AK Parti'den ayrılmış bir siyasetçi. ANAP Genel Başkanlığı yapmış, kendi siyasi yolunu çizmiş bir isim. Dolayısıyla bugün söylediklerini basitçe “Erdoğan savunuculuğu” diyerek çöpe atamazsınız.

Tam tersine… Erkan Mumcu'nun söylediklerini önemli yapan Erdoğan'ın yanında olması değil, Erdoğan'ın yanında olmak zorunda olmamasıdır.

Ve daha önemlisi, içeriyi biliyor. Kimin ne söylediğini… Kimin hangi pozisyonu aldığını… Hangi kararların hangi şartlarda verildiğini… Biliyor. İşte bu nedenle Mumcu konuşmaya başladığında bazı isimlerin bu kadar hızlı reaksiyon vermesi de benim dikkatimi çekiyor.

Şamil Tayyar cevap veriyor. Bülent Arınç cevap veriyor. Mumcu tekrar cevap veriyor. Hatta tartışma öyle bir noktaya geliyor ki Mumcu, Arınç'a kamuoyu önünde yüzleşme çağrısı yapıyor. Bu elbette Mumcu'nun her söylediğinin tek başına ispatı değildir. Ama ortaya çok basit bir gazetecilik sorusu çıkarıyor:

Madem herkes kendi anlattığından bu kadar emin, neden oturup kamuoyunun önünde konuşmuyorlar?

Belgeleri koysunlar. Tarihleri koysunlar. Hatıralarını anlatsınlar. Türkiye de dinlesin.

Bir de Erkan Mumcu'nun yarım bırakılan hikâyesi var

Mumcu meselesini yalnızca 367 üzerinden okumak da eksik olur. Millî Eğitim Bakanlığı dönemindeki fikirlerine yeniden bakmak gerekiyor. Üniversiteye geçiş sisteminden sınav merkezli eğitim anlayışına kadar dönemin Türkiye'si için oldukça radikal sayılabilecek düşünceler ortaya koyuyordu. Bugün Türkiye'nin hâlâ eğitim sistemini ve üniversiteye giriş modelini tartıştığını düşünürsek, yirmi yılı aşkın süre önce söylenen bazı sözlere yeniden bakmakta fayda var. Mumcu'nun eğitim vizyonu neden hayata geçirilemedi? Kimler karşı çıktı? Görev değişikliğinin arkasındaki siyasi dengeler nelerdi?

Bunların yeniden konuşulması gerekiyor. Çünkü Türkiye bazen insanları fikirleri yanlış olduğu için değil, fikirleri zamanından erken olduğu için kaybediyor.

Sonra devletin en mahrem odalarına kadar girildi

Ve geldik yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birine. FETÖ'nün devlet içerisindeki yapılanması…

Yargı… Emniyet… Askeriye… Bürokrasi… Ve Kozmik Oda.

Bugün geriye dönüp baktığımızda hepimiz çok daha fazla şey biliyoruz. O gün “demokratikleşme” diye alkışlanan bazı operasyonların, yıllar sonra devletin güvenliği açısından ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu gördük. Bu süreçte kimin hangi kararı aldığı, kimin hangi operasyonu desteklediği, kimin hangi siyasi atmosferi oluşturduğu tarihçilerin ve gazetecilerin önünde hâlâ duran büyük bir dosyadır.

Ben bu nedenle 367'yi, Kozmik Oda'yı, FETÖ'nün devlet içerisindeki yükselişini ve AK Parti içerisindeki güç mücadelelerini birbirinden tamamen kopuk hadiseler olarak okumayı doğru bulmuyorum. Bu ekibin bugünde olduğu gibi sinsice Erdoğan’a tuzak kurduğunu düşünüyorum. Bu, bütün aktörlerin aynı planın parçası olduğu anlamına gelmez. Ama şu soruyu sormamıza engel de değildir: Aynı dönemlerde benzer siyasi pozisyonlarda bulunan insanların tercihleri, istemeden de olsa hangi yapıların önünü açtı?

Çünkü siyasette sorumluluk yalnızca niyet üzerinden ölçülmez. Bazen sonuç üzerinden de ölçülür.

Ve şimdi hepsi yeniden konuşuyor

Beni asıl düşündüren ise geçmişten çok bugün. Abdullah Gül… Bülent Arınç… Hüseyin Çelik… AK Parti'nin kuruluş döneminin bazı isimleri son yıllarda yeniden daha görünür olma peşindeler. Açıklamalar yapıyorlar. Röportajlar veriyorlar. Erdoğan'ın politikalarına mesafe koyuyorlar. Rol çalma çabasındalar. Elbette bunların hepsi demokratik siyasetin doğal parçalarıdır. Fakat gazeteci olarak benim sormam gereken bir soru var: Neden şimdi?

Türkiye'nin Cumhur İttifakı çatısı altında, Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin menfaatsiz Devlet ve Millet odaklı siyaseti meyvelerini verdiği günlerde by birlik ve beraberliği bozma içgüdüsüyle mi o eski aktörler yeniden pozisyon alma derdine düştüler. Ve bu yüzden midir ki Erkan Mumcu’ nun 7 yıl önceki röportajını piyasaya sürüp kendilerini görünür cephe yaptılar. Bu yalnızca tesadüf müdür?

Bilmiyorum. Ama soruyorum.

Çünkü benim kanaatim, önümüzdeki yıllarda Türk siyasetinin en büyük mücadelesinin yalnızca iktidar ile muhalefet arasında yaşanmayacağı yönünde. Asıl büyük mücadelelerden biri “Erdoğan sonrası merkez sağın sahibi kim olacak?” sorusu etrafında yaşanabilir. Ve bu olayda bahsi geçen siyasilerin şimdiden kendi ve çevrelerinin tarihini yeniden yazmaya çalışıyor olma çabalarıdır.

İşte tam burada Erkan Mumcu çıkıyor karşımıza. Sessiz kalmaması, cevap vermesi, meydan okuması, düelloya davet etmesi bütün planları bozdu. Hepsini geri püskürttü.

Garip bir tarih cilvesi

Bir zamanlar Erdoğan'ın partisinden ayrılan adam, bugün Erdoğan'ın eski yol arkadaşlarıyla hesaplaşıyor. Ve Erdoğan’ ı haklı çıkarıyor.

Düşünün…

Erdoğan'ın yanında kalmamış bir siyasetçi, yıllar sonra Erdoğan'ın yanında kalan bazı isimlerin geçmişte Erdoğan'a karşı nasıl pozisyon aldığını anlatıyor. Bundan daha büyük bir siyasi paradoks olabilir mi?

Belki Mumcu bugün Erdoğan'ı savunmuyor. Bence zaten mesele de bu değil.

Erkan Mumcu kendi tarihini savunuyor. Recep Tayyip Erdoğan’ ın da Gül ve Arınç’ dan çok farklı olduğunu adeta belgeliyor….

Kimin haklı olduğuna ise sloganlar değil, belgeler ve tarih karar verecek. Ama Erkan Mumcu'nun son çıkışlarında benim gördüğüm bir şey var: Adam geri adım atmıyor.

“Ben bunları yaşadım” diyor.

“Ben oradaydım” diyor.

“Gel konuşalım” diyor.

“Karşıma çıkın” diyor.

Ve yıllardır siyasetin merkezinden uzakta duran bir adamın birkaç paylaşımı, Türkiye'nin eski Cumhurbaşkanını, eski bakanlarını, eski Meclis Başkanlarını, eski milletvekillerini yeniden 2007'nin koridorlarına sürüklüyor.

Belki de bu yüzden Erkan Mumcu bugün yeniden ilgi görüyor.

Erkan Mumcu bir kapıyı açtı.

Ve o kapının arkasında Türkiye'nin yakın siyasi tarihinin henüz tam olarak anlatılmamış bir bölümü duruyor. Şimdi karşısındaki isimlere düşen, uzaktan bağırmak değil o kapıdan içeri girmektir. Çünkü Mumcu'nun çağrısı aslında çok basit: Çıkın karşıma. Konuşalım. Hatırlayalım. Türkiye de karar versin.

Son günlerdeki tabloya bakınca insanın aklına ister istemez popüler kültürün o meşhur meydan okuması geliyor. Bir tarafta yılların siyasi ittifakları, eski dostlukları, eski hesapları ve birbirini koruyan hafızaları…

Diğer tarafta, yıllarca susmuş ama şimdi konuşmaya karar vermiş bir adam. Ve Erkan Mumcu sanki hepsinin karşısında durmuş tek bir cümle söylüyor:

Siz hepiniz… Erkan tek!