Bugün Frankfurt Okulunun önemli temsilcilerinden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nın Modern İnsan Eleştirisinden bahsetmek istiyorum.
“Modern insan sessizdir; fakat bu sessizlik huzurun değil, teslimiyetin sessizliğidir.” Bu tespit, eleştirel teorinin kurucu isimlerinden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun modern toplum çözümlemesinin özünü yansıtır.
Modern toplumda akıl, özgürleştirici bir güç olmaktan çıkarak araçsal akla indirgenmiştir.
Bir zamanlar akıl, “Doğru nedir? Adalet nedir, hakikat nedir, iyi hayat nedir” diye sorarken bugün akıl başka bir şey soruyor: “Ne işe yarar?” “Bana ne kazandırır?” “Sisteme uyuyor mu?” İşte Frankfurt Okulu’nun “araçsal akıl” dediği şey de bu…
Araçsal akıl, “doğru nedir?” sorusunu değil, “ne işe yarar?” sorusunu temel alır. Böylece akıl, etik ve eleştirel içeriğini kaybederek teknik hesaplama ve verimlilik mantığına teslim olur.
Akıl artık hakikatin peşinde değil; verimliliğin, uyumun ve kazancın peşindedir. Böyle olunca insan da yavaş yavaş düşünen bir varlık olmaktan çıkıp işleyen bir makineye dönüşür. İnsan artık değerleri tartışan bir özne değil; sistemin işleyişine uyum sağlayan bir işlev birimine dönüşür. Modern çağda düşünme, eleştiri ve hakikat arayışı yerine, başarı, uyum ve işlevsellik yüceltilir. Birey düşünmeyi, sorgulamayı ve eleştirmeyi değil; uyum sağlamayı ve onaylamayı öğrenmiştir
Horkheimer ve Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramı, modern bireyin neden itiraz etmek yerine onaylamayı öğrendiğini açıklar. Kültür endüstrisinin en önemli işlevlerinden biri, rıza üretimidir. Baskı ve zor kullanımına gerek kalmaksızın, bireyler mevcut toplumsal düzeni doğal ve değişmez olarak algılamaya başlarlar. Araçsal akıl, kültür endüstrisi bireyin eleştirel kapasitesini zayıflatır. İnsan artık düşünerek mesafe koyan bir özne değil; onaylayarak uyum sağlayan bir varlık haline gelir. İnsanlar itiraz etmediklerini bile fark etmezler; çünkü mevcut düzen “doğal” görünür
Sessizlik: Huzur mu, Teslimiyet mi?
Modern toplumda sessizlik çoğu zaman olgunluk veya bilinçli geri çekilme olarak yorumlanır. Ancak eleştirel teoriye göre bu sessizlik, sistemin birey üzerindeki başarısının göstergesidir. İnsanlar konuşmadıkları için değil, konuşma ihtiyacı duymadıkları için sessizdir. Bu durum, düşünce tembelliğinden değil; düşüncenin toplumsal olarak işlevsizleştirilmesinden kaynaklanır. Eleştirel düşünce pratik sonuç üretmediği için değersiz görülür. Böylece insan, rasyonel görünen ama aslında eleştirel içeriği boşaltılmış bir bilinç durumuna sürüklenir..
Fazla sorgulama. Uyumlu ol. Sorun çıkarma… Hayatını yaşa
İtiraz eden “problemli” oluyor. Sorgulayan “Negatif” ve Eleştiren “Uyumsuz” oluyor.
Böylece insanlar “korkudan değil, normalleşmeden” susuyor.
Çünkü konuşmanın bir şeyi değiştireceğine inanmıyor.
En tehlikelisi ise şu; bu sessizlik birçokları tarafından erdem sanılıyor; “Olgunluk”, “Pozitiflik”, “Bilgelik” diye paketleniyor.
Oysa çoğu zaman bu sadece şudur: “Konforlu bir teslimiyet.”
Kimse sesini yükseltmiyor. Kimse büyük sorular sormuyor. Her şey normal görünüyor.
Modern sessizlik bu yüzden olgunluk değil, içselleştirilmiş uyumdur. Huzur gibi görünen şey çoğu zaman edilgenliktir. Frankfurt Okulu’nun uyarısı tam da buradadır: Aklın özgürleştirici potansiyeli, eleştirel içeriğini kaybettiğinde, bireyler baskı altında olduklarını bile fark etmeden uyum sağlarlar.
Sessizlik artık bir güvenlik stratejisi
Modern birey bilinçsizce şu hesabı yapıyor: “Konuşursam kaybedebilirim. Susarsam hayatım akar.”
Böylece sessizlik bir erdem gibi sunuluyor. Oysa bu sessizlik çoğu zaman özgürlükten değil, etkisizlik hissinden doğuyor. İnsan kendini özne değil, seyirci gibi hissediyor.
Haksızlık görüyor ama “dünya böyle” diyor. Sistemin içinde sıkışıyor ama sistemi sorgulamıyor. Çünkü düşünmek yorucu, riskli ve faydasız görünüyor. Onaylamak ise güvenli. Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: Biz gerçekten her şeye alıştık mı?
Dr.Cemal Kazak