Tarihiyle bağını koparan her toplumun makus kaderini yaşadığımız 2 asrı aşkın sürenin bize öğrettiği mücbir tecrübelerden biri de, farklı dillerde aynı şarkıyı söylemek yerine, kendi dilimizde farklı şarkılar söylemenin bizi bir yere götürmeyeceğidir.

İslam medeniyetinin Osmanlı yansımasını hunharca örselediğimiz bu 2 asırda, serdettiğimiz hiçbir hadise, Osmanlı’nın sıradan bir gününün yanından bile geçemiyor.

Öyle ki; bugünden itibaren iki yüz yıl geriye gitsek, yüz yıl ileriye gitmiş olacağız.

İnsan kendinde olmayanı bir başka şeyde gördüğünde bunun gerçek olamayacağı dogmasıyla kendisine hiçbir hisse almamak bahanesini doğurmaya meyillidir.

Fırka fırka, bölük bölük ve hatta fert fert bölündüğümüz bugünlerden,  “Ahirette Osmanlı’dan davacı olacağım! Gelip bizi fethetmediği için…” Diyen Viyanalı tarihçinin kastettiği “Osmanlı’ya” baksak, anlayabileceğimiz tek şey;

“sanayi devrimine karşı çıkan Osmanlı’da engizisyon mahkemeleri kararıyla giyotine vurulmuş insanlar yoktu. Bu ona öykünüyor…” olurdu sanırım…

Saçma mı? Bilemem…

Belki de trajedimizin en masum hali böyle tarif edilebilir.

Biri çıksa ve dese ki; “Ermeniler sadık bir millettir.” Fırka fırka, bölük bölük ve hatta fert fert bölünen toplumumuza birleştirici güç nefesi bahşedilmiş gibi atılırız yerimizden ve hep bir ağızdan ve deriz ki; “sen ne diyorsun ulan!”

Peki, bu saçma mı? bilemem…

Kadim tarihimizin tozlu kütüphanesinde, bütün berraklığı ve arı duruluğuyla sadece meraklısına kendini okutan Osmanlı medeniyeti, Ermeni tebaasını “Millet-i sadıka” olarak tanımlamış.

Kendisinden yüz çeviren bakiyesi, kendisinden yüz çevirene dek sürmüş bu istikrar.

Siyasi bir duruş muydu? Bilemem…

Ermeniler, Rumlar, Yahudiler… Adını sayamadığım onlarca etnik unsur, Osmanlı coğrafyasında farklı farklı inançları, mezhepleri, kültürleriyle bir ve beraberce yaşıyordu. Farklı farklı dillerde, aynı türküyü söylüyorlardı; “Ben Osmanlıyım!”

Bu anlattıklarım, hayal değil, yalan da değil… Üstat Necip Fazıl’a bir konferansında şöyle sormuşlar; “üstadım Osmanlı’nın birçok milleti kavgasız gürültüsüz bir arada tutabildiği heyulasına gerçekten inanıyor musunuz?”

Cevap muhteşem;

“evladım sen buna hayal dersen,

Çanakkale’deki mezar taşları
adama çatar kaşları…”

2 asır öncesine bugünden bakınca karşımıza çıkan sonuç aşağı yukarı böyle bir şey… “Engizisyonsuzluk ve giyotinsizlik…”

Sanayi devrimine karşıydı çünkü matbaaya da karşıydı falan…

Peki, 2 asır sonrasına yani bugüne bakalım; hepimiz Türk’üz, Türkçe konuşuyoruz, aynı değerleri ve aşağı yukarı aynı kültürleri taşıyoruz.

Hatta bazılarımız çoğunluğun kültürüne ayak uyduramadığımızda kendimizi aşağılıyor, cahil addediyoruz.

Dil, kültür, değerlerimizin tarih boyunca en eşit olduğu bu asırda neden birbirimizle anlaşamıyoruz?

Farklı dillerde aynı türküyü söyleyenlerin bakiyesi olarak, aynı dilde farklı tıngırtılar serdeden bu toplum kim?

Biz bu değilsek, kimiz?

Bizimle aynı dil ve dini paylaşmayanlar bile gelip Çanakkale’de en ön safta savaşırken kendi toplumlarında hain addedilmezken, milletine hizmet için X partisinden Y partisine geçenleri hain ilan edenler kim?

Toplum adına makul düzeyde yaptığı bir eleştiriden dolayı birilerini muhalif ilan edenler kim?

Dönüp kendisine bakamayan birisinin, geçmişine bakabilecek göz marifetine haiz olduğunu düşünebilmesi mümkün mü?

Bu toplumda mümkün efendim…

Tüm bu soruların cevapları, Osmanlı coğrafyasında, Osmanlı torunlarının içerisinde, kendisini Viyanalı tarihçinin yalnızlığında bulan bir avuç dert sahibinin kalbinde bulunabilir. Ama o dert sahipleri nerede bulunabilir?

Onu bilemiyorum…